Dr. Demet Taşpınar Quintern ile bütüncül tedaviler ve endüstriyel tıp üzerine
Söyleşiyi yapan: Esra Güven
Bütüncül tedavilerle endüstriyel tıp arasında bir tercih yapmak zorunda mıyız? Neden ikisini birlikte sağlıklı koşullarda kullanabileceğimiz bir ortamı yaratmak da bir çözüm olmasın?
– Aslında bilgi hiç kimsenin tekelinde değil. Bir hekim olarak, ki hekimlik de – tıp diyelim- bilimsel kesinlikle uygulanabilecek bir meslek değil. Bana kalırsa bilim değil. Bilimlerin uygulama alanı tıp. Böyle baktığımız zaman, bu uygulama alanında birçok farklı uygulamanın yer alabileceğini kabulle başlanabilir. Ağrıları olan bir hastaya fizik tedavi de uygulanabilir, fitoterapi de uygulanabilir, akupunktur da uygulanabilir. Taraf seçmek zorunda değiliz. Bir hekim olarak benim sorum; “Bana gelen hastayı nasıl tedavi edebilirim?” olmalı. Nasıl tedavi edebilirim sorusunu önceliklendirirsem enstrümanlarım artar. Sorunu çözene kadar çeşitli tedavileri uygularım ve bir sonuç alamazsam başkasına yönlendirmeye kadar varabilen bir süreçtir bu.
O tedaviyi mi seçmeli, bu tedaviyi mi seçmeli gibi bir seçim noktasında durmak doğru değil. Sadece ısrarla şunu söyleyebilirim; mümkünse bütüncül tedavileri doktorlar uygulasın. Neden doktorlar uygulasın? Çünkü sınırlarını bilebilecekleri için. Birşey geliştiği zaman bunun neye evrilebileceğini tahmin edebilecekleri için. Almanyada eğitim aldığım hastanenin şefi, André-Michael Beer de alternatif dediğimiz yöntemlerin tıp fakültelerinde okutulması için mücadele vermiş ve derslerin temel bilimlerde 1. ve 2. sınıf müfredatına yerleşmesini sağlamıştı. Bu eğitimler esnasında bize vurgulanan ;“Bir hastayı tedavi ederken en zararsız yöntemden başlayıp en zararlıya doğru gitmelisiniz” sözüydü. Örneğin bir üst solunum yolu enfeksiyonunu çok basit bitkisel preparatlarla tedavi edebilecekken ileride enfeksiyon gelişecek riskiyle antibiyotik tedavisine direk başlamak; kişinin bağırsak florasını bozup aynı zamanda antibiyotik direnci geliştirmesine sebep olabilir. Yani fayda sağlayalım derken zarar vermiş oluruz. Ki doktorlar ettikleri hipokrat yeminininde “En az zarar vereceğim” vaadinde bulunurlar. Fakat şu anki tıp tamamen bu risk mantığıyla en zararlı yöntemleri en başta uygular hale geldi. Öte yandan “Asla kimyasal ilaç kullanmam” da dememelisiniz. Acile gelmiş bir hastaya adrenalin yapmanız gerekirken, “ben bunu bitkilerle çözerim” diyemezseniz. Bir apandisit tanısını koyabilmek önemlidir. Siz bu tanıyı koyamadan apandisit sorunu olan bir hastaya akupunktur uygulayarak ağrısını geçirirseniz, apandisitin patlamasına da sebep olabilirsiniz.
Ben de kişisel sürecimde şu iki öneri arasında salındım; “teslim ol” ve “karşı dur” Farklı bir şeye ihtiyacım olduğunu düşünsem de yaygın olarak ulaşabildiğim tedaviler endüstriyel tıp dairesinde kalıyordu. Bana da sirayet etmiş olan endüstriyel tıbbın ve toplumun risk ve korku anlayışıyla cebelleşirken bütüncül tedavilere ulaşmak, kendine bir yol açmak daha zor oluyor. Buraya gelmeden neler yapabiliriz? Bu tedaviler üzerindeki itibarsızlaştırmadan, değersizleştirmeden nasıl kurtuluruz? Bunlar nasıl benim gibi sıradan insanların ulaşabileceği tedaviler olur?
– Bütün eğitimimi Almanya’da aldığım için Türkiye’ye özgüvenle gelmiştim ama gözlemlediğim şu oldu; bu tedaviler ne kadar kabul görüyormuş gibi görünse de aslında öyle değil. Birçok doktor çok dirençli. Bu tedavilerin etkili olduğunu bile kabul etmek istemiyorlar. Oysa söyledikleri, örneğin; “Astımı, migreni nasıl tedavi eder?” demek bilime aykırı. Birçok hastam, doktorları; etkisiz, saçma, hatta zararlı dediği için tedaviyi yarım bırakıyor. Bu tedaviler bir parkinson hastamın titremelerinin azalmasına sebep olduğu halde doktoru “kardiyak hastalarına akupunktur yapılmaz” dediği için ağlaya ağlaya tedaviyi bıraktı. Bunlar doğru değil. “Bilmiyorum” diyebilirler. Bir yönteme dair birini bu şekilde yönlendiriyorsanız bu onun tedavisini engellediğiniz anlamına gelir. Çok güzel sonuç alabilecekken hasta gelmiyor artık. Çünkü itibarsızlaştırıyorlar, para tuzağı olduğunu söylüyorlar. 30-40 yıldır tanıdığı doktorunun, otoritelerin söylediğine mi inanacak bana mı inanacak?
Zamanla aşılacağını umuyorum. Bu konuda genç doktorlar daha iyi. Bu eğitimleri alan doktor sayısı arttıkça doktorlar arasındaki kabulün de artacağını düşünüyorum.
Bizim de bir hasta/danışan olarak karar verme hakkımız olmalı. Sağlığımız üzerine nasıl söz alabiliriz?
– Örneğin bir hastaneye gittiğinizde kaçıncı sırada oluyorsunuz? Terk edip gidiyor musunuz? 100. hastayım, ben artık gideyim, doktor bana bakamaz demiyorsunuz. Bu kadar çok talep varken kaliteli bir hizmet almak mümkün mü? 5 dakikalık sağlık hizmeti, hizmet değildir. Yani sistemin her aşamasında bir problem var.
Evet ama bir danışan/hasta olarak artık cevap beklediğim şey doktor muayenesi değil. Herhalde gerçek bir muayene görmeyeli 20-30 sene olmuştur. Tahlil, röntgen, MR, tomografi her ne istendiyse o 5 dakikada tek beklediğim bunların yorumlanması oluyor.
– Bazen uygulanabilen tıp pratiğine baktığımız zaman yapay zekanın daha iyi olabileceğini düşünüyorum. Doktorun kişisel sorunları vardır, yorgundur, işyeri koşulları bellidir, daha gözünü açar açmaz beş dakikada bir hasta bakmak zorundadır. O zaman ne oluyor? Tahlilleri açıyor, sadece kırmızı işaretli olanlara bakabiliyor, raporların hepsini okuyamıyor, tarıyor. Hem buna zamanı hem pratiği hem isteği yok. İnsan için olan bir meslek insan sevmeyen hale geliyor. Bu noktadan sonra sorgulanacak birşey kalmaz. Bu hiç insani bir durum değil. Dolayısıyla sonuçlarının da insani olması beklenemez.
Ama doğru mudur diye sorarsak; tıpta uygulanan pratikler hekimlik değil. Gerçekten çok emek harcanıyor bu eğitimleri almak için ama şöyle bir gerçek var; tıbbın tamamı problemli. Evet siz bybass operasyonunu çok başarılı yapıyorsunuz, çok riskli bir ameliyat ama bu damar niye bypass oldu, buna bir çözüm üretmediğiniz sürece hastanın ikinci bypassı olması, üçüncü bir ameliyat olması gerekiyor.
Başa dönersek sen neden beni buldun, ben neden bu tedavi yöntemlerini uygulamayı seçtim? Tıp o kadar uzun bir süreden beri böldü parçaladı ki ve işin içine çok fazla kapitalizm girdi. Sağlık sektörü silah sektöründen sonra en büyük sektör. Alınır, satılır hale geldi. Alınır, satılır birşeyin ruhu ölüyor. İkincisi, tıp, genel olarak bilim bütünselliği kaybetti. Uzmanlığa çok fazla kıymet verildi.
Hâlâ dahiliye niye var merak ediyorum.
Doğru, entresan ve belki de en işe yarayan bölümdür. Siz yıllarca uzmanlaşıp bir yere odaklandığınız zaman diğer alanlarda köreliyorsunuz. Hasta kalp için bir doktora gidiyor ilaç veriliyor, o şekerine iyi gelmiyor. Doktorlar bunu fark etmiyor. Arada bu tedavileri organize eden kimse yok. Birbirinden bağımsız organları tedavi ediyorlar sanki. Ve sonuç alamıyoruz. Çünkü vücut böyle çalışmıyor. Senin kalbin tek başına çalışmıyor.
İbni Sina’nın Kanun Fi’t Tıp’ını okurken en çok şundan heyecan duymuştum; mesela kitapta uzun uzun suyu anlatır. Orada suyun hangi yönden aktığı, ışığın hangi saatlerde hangi açıyla vurduğu, toprakta hangi metaller olduğu, hangi metallerin suyu zehirlediğine kadar coğrafyayı anlatır. Bir tıp uygulayıcısı olarak bütün bilimlerden anlamalısın ki analizini doğru yapabilesin. Uzun süre dağda yaşamış bir insan deniz kenarına inerse kansızlık yaşar. Bunu bilmen lazım. Çin Tıbbı’nda en önemli hastalık sebebidir hava koşulları. Bu bütünsellik artık yok. İnsan vücüdundaki bütünsellik dahi yok. Bu arada tüm bunları teorik olarak bir araya getirecek aile hekimliği de bir bypass yeri olarak kullanılıyor; “tahlilimi yap, reçetemi yaz, beni şu uzmana gönder” işlevi bu. Sonuçta inanılmaz bir sağlıksızlık yaratılıyor ve zarar veriliyor.
Neden uyguladığın tedaviler “bilimsel” sayılmıyor? Bilimsel derken neyi kast ediyoruz?
“Bilimsel” bir kesinliği barındırıyor içinde. Denenip her seferinde aynı sonuç alınan bilgiler diyebiliriz, ampirik bilgiler. Ama bu kesinliği Çin Tıbbı da barındırıyor. O zaman burada işin içine yine otorite giriyor. Hangi bilginin bilimsel olduğu konusu otoritenin kararına bağlı. Bu otorite kendisinden önceki ve kendisiyle paralel gelişen bilgileri reddediyor veya itibarsızlaştırıyor.
Uyguladığım tedavilerle ilgili karşıma çok fazla; “bunlar bilimsel değil biz bilime inanıyoruz” diyen insanlar çıktı. Orada şöyle bir çelişki var; bilim, bir yöntemler bütünüdür. Kendisi kendini sürekli olumsuzlayarak geliştirir. Bilimsel verilere bakılır ama bilime inanılmaz. Bu modernizmin kibiriyle de ilişkili. Zaten bizlerin de bu eğitimlerden geçmiş insanlar olarak yaşadığımız hayalkırıklığı bu; modern bilimin herşeyi açıklayamamış olmasından dolayı acı çekiyoruz. Oysa bu iddianın temeli yok. Pandemi yaşadık ve çaresiz kaldık. Orada anladık ki o kadar da herşeyi bilen bir bilimle karşı karşıya değiliz. Ki bu anlaşılabilir bir durum. Bizim ona yüklediğimiz anlam yanlış.
Hem bilimin gönüllü olarak üstendiği hem bizim ona yüklediğimiz anlam. Otorite olabilmenin yolu bu zaten galiba. Bizim ona böyle bir anlam yüklememizden hiç şikayetçiymiş gibi görünmüyor.
“Kanıta dayalı tıp” iddasını taşıyorlar ama birşeylerin kanıtlanmasını beklemeden çok invaziv tedaviler uygulayabiliyorlar. Burada da aynı kibir var aslında. Hastalar da bunu çok rahat kabul ediyor, çevreleri de. Mesela yaptığım bir iğnenin etrafında morluk veya uygulamanın geçici ve hafif bir yan etkisi olduğunda bu çok büyük bir sorun haline gelebiliyor ama ameliyatlar ve sonrasında yaşanan yan etkilere rağmen hastalar bu yöntemlerin doğruluğunu, gerekliliğini verdikleri zararı sorgulamıyor. İlginç bir kabul bu. Aslında “absolut power” denilen tanrısal bir durum. Belki de moderniteyle tanrıyı öldürüp yerine bilimi koyduk.
Bu konularda konuşmak herkes için gerçekten çok kolay, hasta yakını olarak, sağlık uzmanı olarak. Bana çok daha korkunç gelen bununla -örneğin bir organının alınmasıyla, bazen ömür boyu sürebilecek komplikasyonlarla- birebir yüzleşmeyecek insanların, hasta kişinin adına bu kararı bu kadar rahat verebilmeleri veya fikir beyan edebilmeleri.
Buradaki sistem şöyle işler; bir şekilde tıp fakültesine gelir, 4. sınıfa kadar TUS’a çalışır, kendini buna kanalize eder sonra hoca ne derse onun yapıldığı bir hekimlik anlayışıyla mezun olursun. Bunu bildiğinde aslında hekimin de bu kararı kendisinin vermediğini anlarsın. Bu silsilenin bir kararıdır. İçi rahattır. Dünya Sağlık Örgütü’nün, Sağlık Bakanlığı’nın protokollerinin, algoritmaların, hocasının kararlarını uyguluyordur. Kararlar zaten verilmiş durumdadır. Bu yüzden de algoritmalar, protokoller üzerine kurulmuş bir tıbbı yapay zeka gerçekten insandan daha hatasız uygulayabilir. Verileri daha iyi işleyebilir. Çünkü işlemci gücü yüksek, günde 100-150 hasta bakmak zorunda değil.
Devam edecek…
